1 Ekim 2010 Cuma

YAYIN SAATLERİMİZ

Pazartesi Saat: 18.000
Pazartesi gece 24.00 (T)
Cumartesi 12.00 (T)
Pazar 15.10 (T)

20 Mayıs 2010 Perşembe

William Faulkner'in Nobel Ödülü Konuşması


''Ben, bu ödülün bir insan olarak şahsıma değil, çalışmama, beşer ruhunun ıstırap ve alın teri içinde geçen ve ömür boyu süren çalışmasına, şeref ve şaşaa için ve hele hiç de maddi kazanç için değil, beşer ruhundan, daha önce mevcut olmayan malzeme yaratmak için verildiğini hissediyorum. Böylece, bu mükafat bana emanet olarak verilmiş sayılır. Ödülün para ile ilgili kısmını, o paranın menşeinin gaye ve önemi ile uygun bir yere ithaf ve tahsis etmek zor bir iş olmayacak. Fakat ben, şahsıma tevcih edilen alkışlarla da aynı şeyi yapmak, bu anı, aralarında bir gün benim şu anda durduğum yerde duracak olanın bulunacağı, kendilerini aynı ıstırap, zahmet ve güçlüklere vakfeden genç erkek ve kadınların beni işitebilecekleri bir zirve olarak kullanmak istiyorum.

Bizim bu günkü trajedimiz, genel ve evrensel fiziki korkudur ki, çok uzun bir zamandır bu korku ile birlikte yaşadığımızdan artık ona tahammül edebiliyoruz. Artık ruhun meseleleri diye bir şey yok. Sadece şu soru var: Ne zaman patlayıp havaya uçacağım? Böyle olduğu içindir ki, zamanımızın genç erkek ve kadın yazarları kendileri ile çatışma içinde bulunan beşeri kalbin meselelerini unuttular; halbuki, bir kimseye iyi yazdıran da ancak budur, çünkü ancak bu ıstırap ve zahmettir ki, yazılmaya değer.
Bunların yeniden öğrenilmesi gerekiyor. Bu günün genç yazarı en adi şeyin korku olduğunu öğrenmelidir, ve bunu kendisine öğretirken, onu tamamıyla unutması ve çalışma odasına kalbin eski geçek ve doğruluklarından –aşk ve şeref, şefkat ve gurur, merhamet ve fedakarlık gibi gerçek ve doğruluklarından- başka bir şeye yer bırakmaması gerekir, zira bu evrensel hakikatlerden mahrum bir hikaye de gelip geçici olmaya ve unutulmaya mahkumdur. Bunu yapmadıkça, sadece bir lanetin tesiri altında çalışır. O zaman aşktan değil şehvetten; hiç kimsenin değerli bir şeyini kaybetmediği mağlubiyetlerden, ümit yaratmayan zaferlerden bahseder, ve en kötüsü şefkat ve merhamet nedir bilmeksizin yazar. Onun elem ve ıstırapları hiçbir kemikte ağrı yaratmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalbi değil ifrazatı anlatır.
Genç yazar bütün bunları öğrenene kadar, aralarında durduğu ve seyrettiği insanların yok olup kaybolmasından bahsediyormuşçasına yazacaktır.
Ben insanlığın sonunun geldiğine inanmıyorum.
Kıyamet gününün son çanı çalındığı ve son kırmızı ve ölü gecenin, hareketsiz ve hiçbir değeri olmayan son kayasında kaybolduğu zaman dahi, bir ses, zayıf ve aciz fakat tükenmez bir ses, hala konuşmakta devam edeceğinden, insanın tahammül ederek varlığını sürdüreceğini ve bundan böyle, ölümsüz olduğunu söylemek kolay. Ben; bunu kabul etmiyorum. Ben, insanoğlunun sadece tahammül edeceğine değil, galip geleceğine de inanıyorum.
Ben insanoğlunun diğer yaratıklar arasında sadece onun tükenmeyen bir sese sahip olduğu için ölmez olduğuna değil, merhamet, fedakarlık ve tahammülün ne olduğunu bilen bir ruhu, bir maneviyatı bulunduğu için ölmez olduğuna inanıyorum.
Şairin, yazarı vazifesi bunlardan bahsetmektir. İnsanların kalplerini yücelterek, mazinin haşmet ve ihtişamı olan cesaret ve şerefi, ümit ve gururu, şefkat, merhamet ve fedakarlığı hatırlatarak onlara yardım etmek imtiyazı şair ve yara bahşedilmiştir. Şairin sesi, sadece insanların yaptıklarını kaybetmek değil, onların tahammül etmelerini ve galip gelmelerini sağlayacak dayanaklar, sütunlar da olmalı.’’


10 Aralık 1950, Stockholm

31 Mart 2010 Çarşamba

İLK PROGRAM AÇILIŞ KONUŞMASI

"Dünyamız çok güzel.

İnsanlar da güzel.

İnsanın dünyayla olan ilişkileri ise başka daha önemli bir olay.

İnsanın bu ilişkilerden ortaya çıkardığı yaratıları olan sanat ve edebiyat, insan tekini taçlandıran en önemli süreç.

Şimdi dünyamız bir kan ve ateş içinde.

Genel olarak sanat ve özel olarak edebiyatın bir kriz içinde olduğu somut bir saptama.
Bu yalnızca ülkemiz için değil tüm dünya için böyle.


Edebiyat bu vahşi ortamda insanlar üzerinde etkili olmakta zorlanıyor? Toplumda gerekli ağırlığını duyuramıyor.

Edebiyatta ortalama düzeyin çok altında seyrettiğimiz yazılıp çiziliyor.

Edebiyatımızın içinde bulunduğu sorunlar ilk bakışta yalnızca bir okur sorunu olarak görülüyor. Ülkemizde çok az kitap okunduğu açık bir saptama. Gelişmiş ülkelerde bir kişinin yılda okuduğu ortalama kitap sayısı 30, bizde ise bir kişiye 10 yılda bir kitap okumak düşüyor. Bu bilimsel bir veri.

Ama yalnızca okura yüklenmek ne derece doğru. Bir toplumda güçlü bir edebiyattan söz etmek için tüm etkenlerin sağlıklı olması gerekiyor.

Dergiler ahbap çavuş ilişkileri içinde değil sıkı bir denetimden sonra yayınlanmalı.
Yayınevleri aile ilişkileriyle ya da star sistemini önceleyen bir anlayışla değil ciddi yayın yönetmenlerince yönetmeli.


Edebiyat bürokrasisi, eleştiri mekanizması sağlıklı işlemeli.

Üniversiteleremiz maşallah pek çok. Fakültelerimizin her birinde edebiyat bölümleri var. Ama edebiyat araştırmalarında Yahya Kemal’den bu yana da gelebilen bir akademik ortam gerekiyor.
Batı’nın eskimiş edebiyat akımlarını, entelektüel modalarını yeniymiş gibi sunan ve böylece kendini binlerce sayfa kağıt arasına gömüp kaybeden bir akademik çevre sağlıklı bir edebiyat ortamı için yeterli değil.


Yazar örgütleri ne yaparlar?

Ya yazar ve şairler?

Önce sanatçı olduklarını bilmeleri gerekmez mi? Sanatçı olmak yayınlama, yayınlatma sorunlarından çok daha büyük bir sorumluluktur. İnsanlığın bize “sanatçı” diyerek verdiği büyük bir olanaktır.

Bunu yalnızca kendi tatlı küçük çıkarlarımız için mi kullanmalıyız?

Kitaplar nasıl basılıyor ve dağıtılıyor? Kağıdı nereden kaç liraya alıyoruz?

Kağıt fabrikalarımız nerede? Avrupa düzeyinde bir kitap fiyatıyla ülkemizin nüfusunun % 90’ının okuma hakkı elinden alınmış değil mi?

Sorular, sorular ve sorular…

İşte Halk Tv’de her hafta yayınlayacağımız bu programda bu sorunları masaya yatıracağız.
Kitap raflarında bir hafta kalıp tozlu depolara kaldırılan binbir zorlukla yayınlanmış kitapların kötü kaderini değiştirmeye çalışacağız.


Yazar ve şairlerimiz ekranımızda kendi sesleriyle, görüntüleriyle konuğumuz olacaklar. Onları kameralarımızla evlerinde, çalışma ortamlarında ziyaret edeceğiz.

Edebiyatımızı, yazar ve şairlerimizi tüm yönleriyle yeniden toplumumuzun gündemine getirmeye çalışacağız.

Çünkü şunu biliyoruz ki edebiyatı bitmiş bir toplumun kendisi de kısa sürede biter."

8 Şubat 2010 Pazartesi

Gerçek Edebiyat Program Konukları


1- 05.09.2009 / Ahmet Özer
2- 12.09.2009 / Ayla Kutlu
3- 19.09.2009 / Abdülkadir Budak
4- 26.09.2009 / Vecihi Timuroğlu
5- 03.10.2009 / Erendiz Atasü
6- 10.10.2009 / Osman Bolulu
7- 17.10.2009 / Kurtuluş Kayalı
8- 24.10.2009 / Yusuf Alper
9- 31.10.2009 / Abdullah Nefes
10- 07.11.2009 / Mahmut Makal
11- 14.11.2009 / Ahmet Önel
12- 21.11.2009 / Hüseyin Atabaş
13- 29.11.2009 / Nuri Aksakal
14- 12.12.2009 / Alaattin Bilgi
15- 19.12.2009 / Çiğdem Sezer
16- 26.12.2009 / Hidayet Karakuş
17- 09.01.2010 / Hüseyin Peker
18- 16.01.2010 / Vecdi Çıracıoğlu/Celal İlhan
19- 23.01.2010 / Talip Apaydın
20- 30.01.2010 / Nurduran Duman/Serap Erdoğan
21- 06.02.2010 / Halim Yazıcı
22- 13.02.2010 / Kaan Arslanoğlu
23- 20.02.2010 / Tevfik Çavdar
24- 27.02.2009 / Arif Berberoğlu/Selami Karabulut (Behçet Aysan-Cemal Süreya Şiir Ödülü)
25- 06.03.2010 / Mümtaz İdil
26- 13.03.2010 / Ayla Kutlu
27- 20.03.2010 / Kemal Ateş
28- 27.03.2010 / Aydın Şimşek (Ceyhun A. Kansu şiir Ödülü)
29- 02.04.2010 / Cenk Gündoğdu (Şiir yıllıkları)
30- 10.04.2010 / Yard. Doç. Dr. Merih Taşkaya
31- 17.04.2010 / Osman Bolulu
32- 24.04.2010 / Işık Öğütçü (Orhan Kemal'i anma)
33- 01.05.2010 / Ahmet Telli
34- 08.05.2010 / Ergin Yıldızoğlu
35- 15.05.2010 / Talat Sait Halman
36- 22.05.2010 / Adnan Gerger
37- 29.05.2010 / Kaan Arslanoğlu
38- 05.06.2010 / Tevfik Çavdar
39- 12.06.2010 / Adnan Binyazar - Filinta Arif (Ahmed Arif'i anma)
40- 19.06.2010 / Vecihi Timuroğlu - Ahmet Özer (Nazım Hikmet'i anma)
41- 26.06.2010 / Erendiz Atasü
42- 03.07.2010 / Ali Yıldırım - Lütfiye Aydın (Sivas yangını)
43- 10.07.2010 / Mehmet Eroğlu
44- 17.07.2010 / Aydın ılgaz (Rıfat Ilgaz anıldı)
45- 24.07.2010 / Prof. Dr. Cevat Geray - Av. Mehmet Özsuca (Aziz Nesin anıldı)
46- 31.07.2010 / Neşe Yaşin
47- 07.08.2010 / (Tatil)
48- 14.08.2010 / (Tatil)
49- 21.08.2010 / Hüseyin Atabaş (Can Yücel anıldı)
50- 28.08.2010 / Metin Cengiz (M.Cevdet Anday ödülü)
51- 04.09.2010 / Nevzat Çelik
52- 11.09.2010 / Turgut Türksoy

16 Aralık 2009 Çarşamba

Ahmet Önel-Ahmet Yıldız/Gerçek Edebiyat




AHMET ÖNEL – AHMET YILDIZ SÖYLEŞİSİ

ANMA : DOĞAN AVCIOĞLU
1926'da Bursa'da doğdu. Fransa'da iktisat ve siyasal bilimler öğrenimi gördü. 1956' dan itibaren haftalık Akis ve Kim dergilerinde, Ulus gazetesinde yazılar yazdı. Akis dergisini yönetti.
27 Mayıs Devriminden sonra CHP'den Kurucu Meclis'e üye
seçilen Avcıoğlu, 1961 Anayasası’nın hazırlanmasına katkıda bulundu. Avcıoğlu 1961'de çıkardığı Yön dergisiyle 1960 sonrası siyasal düşünce ortamında etkin bir rol oynadı.
1968-1969 yıllarında CHP Yüksek Danışma Kurulu
üyeliği yaptı. Sosyalist Kültür Derneği'nin kurucuları arasına
yer alan Avcıoğlu "kapitalizme" ve "emperyalizme" karşı ekonomik bağımsızlığı savundu.
Avcıoğlu'na göre üstyapı alanında başarılı olan Kemalist devrim, altyapıda dışa bağımlı sermaye ile toprak ağalarının etkisini kıramamıştı. Bunun için sert bir toprak reformu, devletçi sanayileşmenin ve ekonomik alanda tam bağımsızlığın gerçekleştirilmesi ivedi olarak gerekliydi.
Bunun da, “asker-sivil” aydınların öncülüğünde,
geniş bir cephe tarafından Milli Demokratik Devrim’le yapılabileceğini öne sürdü.
4 Kasım 1983'de İstanbul'da öldü.
Geride, Türk düşünce sistemini derinden etkileyen ciltlerce kitap bıraktı.
Türkiye'nin Düzeni (1968) 31 Mart'ta Yabancı Parmağı (1969)
Devrim Üzerine (1971) Milli Kurtuluş Tarihi (3 cilt, 1974-1975) Türklerin Tarihi (5 cilt, 1978-1982)
Onu, ölümünün yirmi altıncı yılında
saygıyla anıyoruz.


AY : Değerli Halk Tv izleyicileri. Yeni bir Gerçek Edebiyat programıyla karşı karşıyayız.Bu programda tiyatro yazarlığını, oyun yazarlığını tartışacağız. Değişik bağlantılarım olacak; Prof. Hülya Nutku, İzmir 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi’nden, konuğum, birazdan söyleyeceğim, Yılmaz Öğüt, Mitos Boyut Yayınları İstanbul. Bu iki kişiyle bağlantılarımız olacak, değerli insanlarımızla. Bilindiği gibi hepimiz tiyatroya gideriz ve tiyatroda rahat koltuklarımızda oyuncuların konuşmalarını dinleriz büyük bir dikkatle. Bir çok olay olur orada, fakat söylenen sözler gerçekten içimize işler, görüntüler vardır hızla değişen mekan olayları vardır. Fakat bizi daha çok metinde konuşulanlar ilgilendirir ve içimize de işler. Shakespeare’ i hepimiz biliyoruz. Shakespeare gerçekten edebiyatın, dünya edebiyatının en önemli isimlerinden biri, Shakespeare daha çok şiirleriyle, soneleriyle ünlü ama, oyunlarıyla ünlü. Demek ki, Türk edebiyatı içerisinde de, dünya edebiyatı içerisinde de oyun yazarlığı edebiyatın önemli bir parçası. Ülkemizde bu acaba ne durumda, oyun yazarlığı ne durumda bunları konuşacağız. Fakat konuğum yazar, öykü yazarı özellikle benim için çok önemli, ben de bir öykü yazarıyım ve en sevdiğim yazarlardan biri, öykü yazarlığıyla oyun yazarlığı arasındaki ilişkileri belki de kurgusal anlamda olacak, nasıl olacağını bilmiyorum, konuşma sürecinde bu ortaya çıkacak. Hoş geldin Ahmet Önel.
Ahmet Önel : Merhaba Ahmet Yıldız. Hoşbulduk.
Ahmet Yıldız : Sevgili Ahmet Önel. Biliyorum ki, Ankara’da değil, Foça’da yaşıyorsun.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : Zaten belli oluyor, yüzünüzden nur damlıyor, deniz havası almaktan.
Ahmet Önel : Teşekkür ederim.
Ahmet Yıldız : Fakat, tabi çok önemli bir şey, ayın 18’inde, 18 Kasımda dünya prömiyeri, yani prömiyer dediğimiz şey….
Ahmet Önel: İlk oyun.
Ahmet Yıldız : İlk gösterim diyelim biz buna. Oyununuz var, oynanacak burada. ‘Derbi Yada Darbe’ isimli bir oyun bu. Ben sizde her zaman bir gülmece, bir ironi, öykülerinizde bile var, herkes öyle söyler, ilk bakışta görüntü böyledir ama, içinde insanın içini sızlatan bir duygu var, bir hüzün var aslında. İsmi de ‘Derbi Yada Darbe’ ama sanırım içi çok daha hüzünlü, çok daha farklıdır, çok merak ediyorum, çarşamba günü geleceğim. Birazcık bu oyundan söz edebilir misiniz? Ne zaman yazdınız? Niçin yazdınız? Ve ne bekliyorsunuz?
Ahmet Önel : Tiyatro serüveni benim için oldukça uzun. Belki öykü yazımından daha önce, tiyatro oyunlarıyla başladım, çocuk oyunları yazdım. Daha sonra yetişkinler için oyun metinleri üretmeye başladım. ‘Derbi yada Darbe’, ki , asıl adıyla yayınlandı, Baton yada Baton’dur benim için. O ilk yazdığım yetişkin oyunu. 26 yaşında bir kızım var, oyun ondan büyük. Oldukça eski bir tarih, ama demek ki, biz tiyatro yazarlarının Türkiye’deki bir tecellisidir diyeyim sevgili Ahmet, yazdığınız oyunların ……………ışıklarına çıkması için geride bir hayli bir süre geçmesi de, bazen kaçınılmaz bir durum oluyor.
Ahmet Yıldız : Yani saçı sakalı ağartmak mı gerekiyor?
Ahmet Önel : Biraz öyle galiba, bu biraz da şansla ilgili. Yazdığınız oyunun, yapımcıyla, yönetmenle, tiyatroyla buluşmasıyla da ilgili bir süreçtir. Çok meşakkatli, zor, çileli bir çabadır oyun yazarlığı, özellikle ülkemizde, ama sanıyorum ki, dünyada da bu işin kaderi biraz böyle olsa gerektir. Çünkü onu siz kapılıp yazıyorsunuz ama, onu tiyatroyla buluşturduğunuz noktada, artık oyun sizin elinizden biraz çıkıyor, biraz yönetmenin, biraz oyuncuların ve muhakkak ki, daha sonra finalde de izleyicilerin eseri oluyor. Onlarda yeni bir dünyanın yeni bir oluşumun da kapılarını açabilirseniz, o oyun zaten başarıya ulaşmış demektir.
Ahmet Yıldız : Gerçekten de birden, yani çok özlü bir biçimde anlattınız ama, insanı ürküten de bir yanı var. Gerçekten tiyatro oyunu yazmak başlı başına zor bir uğraş. Yani, diğer normal bir biçimde öykü yazmak başka bir şey, ama tiyatro oyunu yazmak başka bir şey. Hatta şunu bilirim ki, tiyatro yazarları, yazdıkları oyundaki kişilere göre, daha doğrusu yaşayan bazı oyunculara göre tipler filan yaratan yazarlar da var. Bunu bile dikkate almak gerekiyor, bu kadar şey var, ayrıca bir de o oyunun oynanmasının kabul edilme süreçleri var.
Ahmet Önel : Evet. Yani o da farklı bir çile, bir süreçtir diyelim. Ama şöyle bir şey söyleyeceğim, yani yazınsal bir tür olarak edebiyatın bir alt dalıdır aslında bence tiyatro oyun metni yazarlığı. Onun da kendine göre belli kuralları, bir uygulaması var. Aslında belki de, edebiyat içersinde matematikle, disiplinle en çok buluşan yazınsal bir tür olarak da değerlendirmek mümkün tiyatro oyun metinlerini. Çünkü onun seyirciyi sıkmayacak bir yapı taşıması, içindeki çatışmaları çok iyi yerleştirmek, seyirciyi bunaltmadan, belki izleme kolaylığı sağlayan ve tabi ki karakter analizi çok baştan sağlam konulması gereken, bir yazar olarak belki, oyunda yer verdiğiniz bütün karakterlerle birebir ön hesaplaşmanızı gerçekleştirmiş olarak süreci başlattığınız takdirde, ortaya çıkan ürünün de sağlıklı bir şekilde sonuçlanması mutlaktır.
Ahmet Yıldız : Ben şimdi şey düşünüyorum, öykünün içerisinde, normal bir öyküde betimlemeler yapıyorsunuz.
Ahmet Önel : Tabii.
Ahmet Yıldız : Çevre, mekan, kişinin tipi gibi. Sözcüklerle yapıyorsunuz.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : Ve bir boşluk var, yani zaman süreci var, sizi zorlayan bir şey yok. Özlü de olmasa, yani iki - üç tümce fazla olmuş olsa bile, o öykü onu bir biçimde idare edebiliyor diyelim tırnak içerisinde. Fakat oyun yazmak tek bir sözcüğü bile, hatayı affetmeyen bir şey, betimlemeyi de affetmez, çünkü çevreyi dekorla falan o şeyi tamamlamaya çalışılıyor.
Ahmet Önel : Çünkü tiyatro metni yazarken bu tür lükslerden istifade etme şansınız yok, her şeyin bir karşılığının, cevabının olması gerekiyor. Çünkü orda yalnız değilsiniz. Zaten yazarken bile izleyicilerin gözü de hep sırtınızdan size bakar, kağıda bakar, onu hissedersiniz. Sahnede onu nasıl göreceğini, nasıl bir sürece ait olabileceğini, çatışma noktalarında insanların durup kendi adlarına ne tür yorumlar getirebileceğini falan da hissetmek kaçınılmaz olsa gerektir. Oysa öykü, biliyorsun, çok lüks, kendi bağımsızlığını kendisi ilan etmiş ve her yazar tarafından bir kez daha tarifi yapılabilen bir edebiyat türü olduğunu söylemek belki mümkün.
Ahmet Yıldız : Evet.
Ahmet Önel : Orada sizin özgürlüğünüz vardır, orada sözcük yada cümle bağlantısı tamamen size aittir. Müthiş bir özgürlük alanında serbestce at koşturmanın keyfini öyküde doyasıya yaşarsınız.
Ahmet Yıldız : Ama öykü yazarları olarak, ben bir yazar olarak şunu söyleyeyim ki, oyun yazarlarını kıskanıyorum. Normal bir edebiyatçı, roman yazarları ya da yıllarını bir romana vermiş, beş yılını falan, yayınlamış belki, bir yerde bir alkış almaz hatta bir eleştirmen tarafından da, ‘yahu bu ne biçim roman’ diyerek bir kenara atılmış o beş yıllık emek. Fakat oyun yazarlarının, ben çok etkileniyorum oyun yazarlarından, tiyatroya gittiğim zaman, alkışların yarısının oyun yazarlarına olduğunu düşünüyorum ve o açıdan şanslısınız diye düşünüyorum.
Ahmet Önel : Öykü yazarlarının gizli alkışlayanı has öykü okurlarıdır bence. Onlar, o kendilerine ait odada o öyküyle buluşup, mutlaka yazarın hakkını verecek, o sessiz alkışlarıyla, mutlaka yazara ulaşırlar bir biçimde.
Ahmet Yıldız : Peki, bizim programımız bir edebiyat programı, genelde yazar adayları, yazarlar ve edebiyatı sevenler izliyorlar tabi bizi. Onun için çok önemli olabilir, konuşmamın başında da belirttim, siz iki işi, iki edebiyatın tekniğini bir arada kullanan, yani öykü yazarısınız, aynı zamanda bir de oyun yazarısınız, oyun yazmak ile öykünün teknik ve biçim olarak o kesişme noktaları, biraz söz ettiniz gerçi ama, belki yararlı olabilir , sizi nasıl etkiledi, yani oyuna geçme, oyun yazma düşüncesi nasıl doğdu sizde? Ben sizi biliyorum, onu da söyleyeyim, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunusunuz. Herkes gibi vali, kaymakam filan olabilirdiniz kolaylıkla o yıllarda.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : Belki de önemli bir yerdeydiniz, bürokrat olarak. Ama siz tiyatroyu seçtiniz, sanatı, edebiyatı seçtiniz ve yaşamınızı öyle sürdürüyorsunuz, bunu da belirtelim buradan.
Ahmet Önel : Şimdi şöyle özetleyeyim; Mülkiye’nin son sınıfındayken, tabi Ankara’da yaşıyordum, bir çocuk tiyatrosu kurduk, çocuk tiyatrosunda işe başlayınca, insan hani bir de tiyatronun tozunu yutunca bir de iflah olmuyor derler, ki doğrudur. Hani edebiyatta da o mürekkebin tadını almakla ilintili bir benzetmedir belki. Daha sonra tiyatroda normal süreci izledim, yani, genç bir insanın arzusu nedir; sahnede kendini göstermek, çıkıp oynamak. Ben de bunu tabi ki denedim, ama çok çabuk fark ettim ki, çok kötü bir oyuncuyum. Hemen vazgeçtim bu yüzden. Oyunculuktan vazgeçebilirsiniz ama tiyatrodan asla. Farklı alanlar var, büyük bir mutfak tiyatro. Yani orda dekoru boyamak da, müzik yapmak da, oyun sahnelemek de birer branştır, birer alandır. Sonra yazıya olan ilgimin de pekişmesi, baş göstermesiyle birlikte, tiyatroyla yazarlığı buluşturan tür olan, ‘oyun yazarlığı’nı ister istemez, doğal bir süreç içersinde benimsedim diyelim, ama tabi ki edebiyatla buluşmanın bir hazzı da var. Yani tiyatro, yalnızca tiyatro değildir, tiyatro aynı zamanda bir yazınsal türdür söylediğim gibi ve edebiyatın diğer alanlarına da kapı aralar. Yani bir öykü okuduğunuz zaman onda bir tiyatro tadı varsa, o mutlaka size gizlice göz kırpar. Ya da bir romanda, bir romanı bitirdiğiniz zaman, ah bu ne kadar güzel, hoş, sahneye yakışan bir tiyatro metni de olabilir, gibi hani, bazen de uyarlamalar da yapılır, biliyorsunuz, bu tür bir ortaklık beni yalnızca tiyatro oyunu yazmaktan da uzak tuttu. Yani öyküyle de buluşmanın bir edebiyatı besleyen damar olması, öyküyle bir beraberlik kurmayı ve orda öykü yazımını da yanısıra götürmeyi de zorunlu kıldı gibi diyebilirim. Yalnızca tiyatro oyununa yoğunlaşmak da bir seçimdi belki, ama edebiyattan da kolaylıkla vazgeçemedim.
Ahmet Yıldız : Peki Ahmet Önel, hattımızda Prof. Dr. Hülya Nutku var, 9 Eylül Üniversitesi’nden, onunla konuşacağız, ondan sonra sizinle tartışacağız.
Ahmet Önel : Tabi, tabii.
Ahmet Yıldız : Alooo?
Hülya Nutku: Alooo…
A.Y : Merhabalar Hülya Hanım.
Hülya Nutku: Merhabalar.
Ahmet Yıldız : Konuğum Ahmet Önel, tiyatro, oyun yazmayı konuşuyoruz. Bu arada tiyatroyu da konuşuyoruz elbette.
Hülya Nutku : Ah ne güzel.
Ahmet Yıldız : Ama daha çok tiyatro oyunun edebiyatın bir parçası olup, tiyatro yazmanın, yazıcılığının, edebiyatın bir parçası olup olmadığı konusunu konuşuyoruz. Sizin bu konuda değişik düşünceleriniz de var sanırım, biraz da sahneyle ilgilenmenizden kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
Hülya Nutku : Evet efendim. Doğru söylüyorsunuz, saptamanız çok doğru. Çünkü tiyatro oyun yazarlığı tamamen teknik olarak öğretilebilecek bir yazın alanı ve edebiyattan ayrıldığı nokta da canlandırmaya dayalı olması. Edebiyat anlatıma dayalı bir dal olduğu için edebiyatın içinde betimlemeler, atmosferi tanımlamalar, karakter hakkında derinlemesine bilgiler yer alabilir. Ama tiyatro tıpkı bir puzzle gibi. Önce yazar, bir metni yazar, sonra siz onu tıpkı puzzlenin parçalarını nasıl dağıtıp, tekrar aynı manzarayı, tekrar aynı tabloyu elde etmek için parçaları bir araya getirirseniz, tiyatroda, bizde, oyuncusuyla, makyaj yapanıyla, oyunu sahneleyeniyle, efekti verenle bütün parçalar ayrılır, sonra tekrar yazarın özde söylemek istediğini yerine getirmek üzere bir araya getirilir. Edebiyatta okurla eser arasında birebir ilişki vardır, tiyatroda bir ekip işi söz konusu. Dolayısıyla daha geniş kitlelerle salonlarda, ortak paydada buluşma vardır. Yani siz romanı, öyküyü, hikayeyi bir kenara çekilip okuyabilirsiniz. Ama tiyatroda paylaşım gerekiyor, dolayısıyla seyirci – oyuncu arasındaki iletişime dayanıyor. Burada canlandırma faktörü devreye girdiği için sözün yanısıra aksiyon da önem kazanıyor, oysa edebiyatta söz çok önemli. Örneğin, şöyle bir örnek vermek istiyorum, edebiyat fakültelerinde, filolojilerde ünlü yazarların metinleri okunuyor, aynı zamanda oyunları da okunuyor. Örneğin filoloji öğrencisi Shakespeare metinlerinin çözümlemelerini yapıyor. Ama bizde, biz Shakespeare okuduğumuz zaman, onu sahneye nasıl götürürüz, hep onu düşünürüz. Yani sözün dışında.
Ahmet Yıldız : Tamam siz öyle düşünüyorsunuz ama…
Hülya Nutku : Pardon, sözünüzü kestim, sözün dışında diğer faktörleri tartışırız.
Ahmet Yıldız : Ben çok özür diliyorum, sözünüzü kestim ama, tam burada, Ferhan Şensoy’la bir söyleşi yapmıştım ben..
Hülya Nutku : Estağfurullah.
Ahmet Yıldız : Ferhan Şensoy’un, biliyorsunuz, kendisi yazıyor daha çok oyunlarını ve edebiyatı, tiyatro metinlerini, tiyatro oyun yazıcılığını edebiyatın dışında tutmak çok kötü bir şeydir diye düşündüğünü bana söylemişti ve kendisi edebiyatın bir parçası olarak görüyor bunu. Kendisi bir romancı zaten aynı zamanda, romanları var, ama Ferhan Şensoy’un oyunları gerçekten de bir edebi metin gibi. Yani metne çok da ağırlık veren bir yanı var. Ne diyeceğiz bu durumda?
Hülya Nutku : E tabi, Ferhan Şensoy, benim her zaman ustam Haldun Taner demiştir ki, biliyorsunuz Haldun Taner, hem Türk tiyatrosunun usta bir yazarı, hem de Türk öykücülüğünde çok önemli bir yere sahip. Tabi ki Ferhan Şensoy’un dediğine katılıyorum, çünkü Türkçemiz, dilimiz, çok zedelendi son zamanlarda, çok erozyona uğradı. Dolayısıyla dili korumak açısından, gerçekten tiyatro diline önem vermek adına, yazarın edebiyatla ilişkisi olmasından yanayım ben de. Yani bizler de, tiyatro eğitimi verenler de, roman ve öyküden uzak durmuyoruz, edebiyattan uzak durmuyoruz. Yalnız şu var, şunu çok iyi biliyouz ki, salt söz değil tiyatroda, sözün yanısıra eylem de önemli olduğu için insanların davranış biçimleri üzerinde de, beden dili üzerinde de bir o kadar duruyoruz.
Ahmet Yıldız : Ben aslında şöyle bir şey düşünmüştüm Hülya Hanım, yani tiyatro metni bir oyun olarak, yani şurda Mitos Boyut’un oyunları önümde, örneğin (kimi dediğini anlamadım, Moliere desen değil!!!) toplu oyunları, bu şimdi edebi bir metni benim için, elime aldığım zaman, okuduğum zaman, edebiyat türünün bir parçasını okuyorum gibidir benim için. Ama sizin için belki bu, sahneye konacak olan bir tiyatro oyunun önemli bir parçası, tekst filan diyorsunuz buna. Çok teşekkür ediyorum düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için.
Hülya Nutku : Rica ederim. Sadece bir tek kelime eklemek istiyorum.
Ahmet Yıldız : Tabi, buyurun.
Hülya Nutku : Edebi metinde size çok hoş gelebilecek bir tümce, tiyatro metninde aktör tarafından kolay söylenebilir olması, o yalınlığı taşıması gerekiyor, o bağlamda söylüyorum.
A.Y : Evet.
Hülya Nutku : Hem dili korumak, hem de aynı zamanda kolay söylenebilir, kulağa hoş gelebilir olması gerekiyor. Ben çok teşekkür ediyorum.
Ahmet Yıldız : Ben de teşekkür ediyorum. İyi günler. İzmir’e de sevgiler.
Hülya Nutku : Ahmet Önel’e de sevgiler. İyi günler.
Ahmet Yıldız : İyi günler.
Ahmet Önel : Sevgili Hülya’yla İzmir’de de daha önce bir sempozyumda tartıştığımız bir konudur bu.
Ahmet Yıldız : Ne güzel tesadüf.
Ahmet Önel : Tabi çok hoş bir şeydir. Aslında bu gibi konuların da böyle…
Ahmet Yıldız : Tartışılması gerek.
Ahmet Önel : Böyle canlı tutulması, tartışılması son derece yararlı bence. Benim de karşı düşüncede bir yaklaşımım olmuştu ve ben, edebiyatın bir alt türü olarak kabul ediyorum aslında tiyatro oyun metinlerini. Hatta o sempozyumda verdiğim örnek de şuydu; örneğin Anton Çehov bir öykücü olduğu kadar bir oyun yazarıdır da. Biliyorsunuz, Martı, Vişne Bahçesi, Vanya Dayı gibi oyunlarıyla ünlüdür. Pek çok, bir tiyatro meraklısı olarak Çehov oyunları izlememe rağmen, maalesef hiçbir zaman onun metinlerini okuduğum zaman aldığım tadı, sahnede o aracı olarak maalesef kullanmak durumunda kaldığımız, ki kimi zaman ciddi bir sorunsaldır bu aslında, oyuncu, kimi zaman oradaki şiirselliğe, metnin özüne yakışmadığı ya da buluşamadığı taktirde ortaya ciddi bir sıkıntı çıkar.
Ahmet Yıldız : E çıkarıyorlar, yani sözleri sözleri çıkarıyorlar, yani bir yazar olarak gerçekten kabul etmek zor.
Ahmet Önel: Yani çıkarmanın ötesinde, belki oyunun o kendine ait dünyasının büyüsünü bozan bir süreçle de karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu tıpkı bir iş kazası gibi olabilir. Belki çok özel bir şeydir bu, ama biz tiyatro meraklılarının her zaman için o tiyatro metinlerini okumaktan, sahnede izlemekten daha çok tat aldığını, en azından kendi adıma, söylemekten geri durmayacağım.
Ahmet Yıldız : Gerçekten, ben de oyun okumayı çok seviyorum ve onları bir edebiyat metni olarak görüyorum. Çünkü edebiyat sonuçta insan ruhunun derinliklerinde gezen bir şey, bir rüzgar, serinlik, bir yel. Peki tiyatro metinlerinde bunu en iyisi var. Çünkü sürekli insanların birbirini kontrol ettiği, yani konuşan kişilerin birbirlerini zihinsel olarak kontrol ettiği, düşüncelerini kontrol ettiği ve peş peşe bu düşüncelerini sıraladığı mükemmel bir zihinsel oyun.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : Zihinsel bir merkez, materyal, maden.
Ahmet Önel : Sonuç olarak bunların konuşuluyor, tartışılıyor olması bile ne kadar güzel. Mesela, bugünkü günlük gazeteleri açtığımız zaman, herhangi bir gazetede, tiyatro oyunlarıyla ilgili duyuruların, haberlerin hatta ilanların çok sayıda olması tiyatronun tekrar güncel bir sanata gelip oturduğunu gösteriyor ki, bu çok önemli bir gelişmedir, hani tiyatro ölüyor mu acaba, gündemimizden çıkıyor mu acaba gibi tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde, yani senin programının adı ‘Gerçek Edebiyat’, bu gerçek edebiyatın arkasında aslında gerçek sanat var, yani erozyona tutulduğumuz, pek çok gerçek değerlerimizin, değer yargılarımızın giderek çözüldüğü bu ortamda bir şeylere sıkı sıkı tutunmanın hayata ait değerleri tekrar yücelteceğine inanıyorum ben. Tiyatro elbette onlardan bir tanesi, edebiyat keza onlardan bir tanesi. O yüzden tiyatronun tartışılması, gençler tarafından ilgiyle takip edilmesi, kendi aralarında gruplar kurarak amatörce dahi olsa sevgi ve saygıyla tiyatroya sahip çıkmaları beni son derece, bir sanatçı olarak bir yazar olarak, mutlu ediyor.
Ahmet Yıldız : Değerli Ahmet Önel, tiyatro işinden biraz edebiyata, romana, öyküye ve şiire gelmek istiyorum ama, son kez bir şey sormak istiyorum, ben de öğrenmek istiyorum.
Ahmet Önel : Tabi.
Ahmet Yıldız : Türkiye’de, özellikle yazar ve şairlerimize, bir defa şunu başından söyleyelim, Çehov benzetmesi yaptınız, yani bir tiyatro yazarının aynı zamanda başka türlerle uğraşan bir edebiyatçı yada bir yazar olmasına, yani öykü yazarı, roman yazarı yada şair olmasına gerek yok. Yalnızca oyun yazan bir edebiyatçı, bir yazar olabilir. Yani tiyatro oyunu edebiyatın bir parçasıdır derken o kişi gerçekten bir edebiyatçı, bir yazar olmalı, edebiyatın başka türlerinde de bir yaratıda bulunmuş insanlar olması gerektiğini söylemiyoruz yalnızca. Tiyatro oyunun kendisinin edebiyatın bir parçası olması, nasıl deneme türü varsa, nasıl şiir varsa, nasıl roman varsa, nasıl öykü varsa, aynı onun gibi bir tür olduğunu ben de düşünüyorum aslında. Belki Hülya Hanım katılmıyor ama.
Ahmet Önel : Aslında belki…
Ahmet Yıldız : O açıdan onu ekledikten sonra şunu söyleyeceğim size, Türkiye’de, yazar ve şairlerimizin dışında da tiyatro oyunu yazmak isteyen arkadaşlarımız için neler söyleyebilirsiniz? Biz, aslında Mitos Boyut’un yayın yönetmeni, yalnızca tiyatro metinleri yayınlıyor, mükemmel bir iştir bu.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : Bunun oyun yarışması da var, aslında bunu konuşacaktık Yılmaz Bey’le. Yılmaz Öğüt’le. Sanırım bir aksilik oldu, ulaşamıyoruz kendisine, belki yayınımızın ilerleyen dakikalarında ulaşabileceğiz. Siz ne dersiniz? Tiyatro yazma konusunda yazarlarımıza neler söylersiniz bir yazar olarak?
Ahmet Önel : Yani çok genel bir konudur. Hani yazarlarımız oyun da yazsınlar gibi bir genel başlık, ya da bir öneri, yani bütün çocuklar kitap okusun gibi çok basmakalıp bir cümle olacaktır belki, ama, tiyatro yazmak için biraz mutfağa yakın durmanın da zorunlu olduğunu düşünüyorum ben.
Ahmet Yıldız : Evet.
Ahmet Önel : Çünkü söylediğim gibi, onun kendine ait bir disiplini bir süreci, bir uygulama alanı var. Bunu da tiyatroyu, en azından işte matematiğini filan çok iyi yakalamak, ve belki de işte bir parça tiyatro tozunu yutmanın da zorunluluğu kaçınılmazmış gibi geliyor bana tiyatro oyunları yazabilmek için. Bütün bunların ötesinde, tiyatro sevgisi de bir yazara eninde sonunda mutlaka tiyatro oyunu yazma konusunda bir kapı aralayacaktır. O zaman da yapılacak şey, demin de konuştuğumuz gibi tiyatro mantığını yakalamak, oyun mantığını yakalayabilmek için çok miktarda belki oyun okumak, oradaki süreci daha yakından tahlil etme yetisini geliştirebilmekle ilgili olabilir. Bunun ötesinde tabiî ki ben tüm yazarlarımızın, pek çok öykü ve roman yazarımızın tiyatro için yapıtlar üretmelerini gönülden dilerim, öneririm. Ama bir taraftan da şöyle rahatlatıcı bir durum da var sevgili Ahmet, bu dediğimiz olay bir gerçektir, yani bir vakadır, işte Devlet Tiyatroları olsun Şehir Tiyatroları olsun, yazarlarımızın, özellikle genç yazar arkadaşlarımızın oyun önerileriyle dolu. Yani, bu aslında oldukça ilgi gören bir alan, bu da işin sevindirici bir kısmı. Tabii ki, o metinler oralarda değerlendiriliyor, kalbur üstündeki adamlar sahneye taşınmaya çalışılıyor, belki hani tam olmamış olanlarla ilgili eleştirel bir karşı görüş oluyor ve tekrar o metinlerin çalışılması bile, bir süreç devam ettiriliyor, bu da işin sevindirici bir tarafı.
Ahmet Yıldız : Bence gerçekten de vurgulamış olduğunuz olduğunuz o not da çok önemli, yani tiyatro oyun metni yazmak isteyen yazarlar için şunu söyleyelim; çok önemli yazarlarımız var aslında tiyatro oyunu yazmış.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : O türde de, edebiyatın o türünde de yaratıcılıklarını kullanmış yazarlarımız çok. Yani büyük yazarlar mutlaka bir oyun yazmıştır, Sartre’dan Çehov’a kadar.
Ahmet Önel : Evet, bir yerde, pardon, yani okuruyla derdi olan yazarın okuruna, daha doğrusu, dünyasını kurmak istediği insanla bir bağlantı alanıdır tiyatro. Yani oradan, işte üç yüz kişilik sahnede, siz o gece beş tane insana doğru bir cümleyi kulağına fısıldayabiliyorsanız onun bile çok ciddi bir kazanım olduğunu düşünüyorum ben. O yüzden bir yazar, bir Sartre diyelim mesela, kendi felsefesini, kendi varoluş gerekçesini kitlelere aktarabilecek bir süreçle, bir oyunla eğer tüketicisine diyeyim, yani cümleyi aktardığı kişiye ulaşabiliyorsa, neden tiyatro yazmasın? Ki aynı zamanda tiyatronun da çok başat olduğu, çok önemsendiği bir dönemde kalem oynatmış Sartre, altın çağı bile diyebiliriz, yani 60’lı yıllara.
Ahmet Yıldız : Ben son olarak, tiyatroyu kapatmak istiyorum ama, yine de söylemeden edemiyorum, değerli izleyicilerimiz biliyorlardır, Halk Tv izleyicileri, hele Gerçek Edebiyat Programı izleyicileri. İstanbul’da geçen yıl bütün Devlet Tiyatroları, Özel Tiyatrolar, hepsi doldu. Yani biletlerin hepsi satıldı, Ankara’da da hepsi satıldı.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : O açıdan çok önemli bir sanat dalı tiyatro da. Ama tiyatro yazarlığı konusunda, belki programlarımızın gelecek haftaları tartışacağız bu konuyu da. Devlet Tiyatroları’dan dramaturg arkadaşlarımızı belki ağırlayacağız, ne gibi sorunlarla karşılaşıyorlar diye. Çünkü seçmesi de, oyunun oynanması için seçilmesi de çok önemli bir süreç.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : Ama sonuçta insan yazıyor, yani ille de bunu oynayacaklar diye değil, dert olarak tiyatro oyununu, kendisini, anlatmak istediği derdini dile getirebileceği bir araç olarak görüyorsa bir yazar, niye tiyatro oyunu yazmasın?
Ahmet Önel : Günümüzde zaten yazarlık tanımında şöyle bir şey de yok mu Ahmet? Yani az önce senin de söylediğin gibi, temelde senin söyleyecek bir cümlen olsun, yani onu roman, öykü, senaryo ya da tiyatro metni olarak ifade etmen, galiba artık disiplinler arası ilişki demiştin, özellikle bu edebiyata çok yakışan alan, yani şiirde anlatamadığımız yada söyleyemediğimiz, somut olduğu için, bir cümleyi bir öyküye, bir romana, denemeye taşıma şansımız her zaman için var. Onun daha bir ayaklanması, bir canlanması için tiyatroya, ekrana taşınması için sinemaya neden başvurmayalım? Yani yazarlığın önü ciddi bir şekilde açık, gençlerin de bu alandaki çabalarının, meraklarının ve ilgilerinin artıyor olması da, az önce de söylediğim gibi çok sevindirici bir şey.
Ahmet Yıldız : Değerli Ahmet Önel, tiyatro bölümünü….
Ahmet Önel : Gördüğün gibi tiyatroyu kolay kolay kapatamıyoruz.
Ahmet Yıldız : Evet. Kurtulamıyoruz bu işten. Demek ki edebiyatın gerçekten çok önemli bir parçası tiyatro oyun yazarlığı, ama öyküyü, edebiyatı konuşacağız.
Ahmet Önel : Tabii, tabii.
Ahmet Yıldız : ‘Arıza’ adlı öykünüzü seslendirdik, onu dinledikten sonra diğer bölüme geçeceğiz.

ARIZA

Ev bir istasyon değil, dedi sessizce.
Yani böyle değerlendirmen,
dahası yaşaman üzüyor beni.
Geliyor, hızla atıştırıyor,
derken bir sonraki istasyona
hareket edene kadar ölü gibi
uyuyorsun! Yaşamla ilgili hiçbir
pırıltı almıyorum senden.
Yüzün binlerce şikâyet
dilekçesini barındıran bir
çekmece sanki. Salonda şöy­le
bir kesişiyor, ardından kendi
dünyalarımızın yine kendisine
hizmet eden rotalarında yolculuğu
sürdürüyoruz. Bir sıcaklık vermiyor,
bir ortaklık bağışlamıyorsun bana.
Oysa ben evde, gün boyu senin
geleceğin bu anı bekliyorum.
Seveceğinden emin olduğum
yiyecekler yapıyor, özenle masa
hazırlıyorum. Sen ise onlara derhal
ortadan kaldırılması gereken
zararlılar muamelesi yapıyorsun!
Dünyanın en hızlı tüketicisi olmalısın!
O kısacık seanslarda seni bir
karıncayiyene benzetiyorum.
Beklentilerim ise çalışma
odasındaki panoya tutunmaya
devam ediyor. Evet, üstlerine
hiçbir şey yazmadığım -ancak
panoya iğnelemeyi sür­dürdüğüm-
o küçük pusulalar giderek dilek
ağacına tutturulmuş beyaz
paçavraları andırıyor.
Birlikteliğimizden beklediklerimi
ısrarla sürdürüyorum çünkü.
Evin içinde kuşlar gibi gezinmeni,
ocağa çay koymanı, günün akışıyla
ilgili bir şeyler anlatmanı, arkadan
sessizce yaklaşıp belime sarılmanı,
kahkahalar atmanı ısrarla bekliyorum.
Ne yaptın bütün gün, diye sormanı
istiyorum. Şu iki kap yemeğin
dışında neler pişirdin hayatla ilgili?
Aklından hangi öyküler,
hangi hınzırlıklar geçti!
Komşularımızda kayda değer
yeni gelişmeler var mı? Sorsam
anlatmaya hazırsın bili­yorum ama
sormuyorum işte. Aç bir kurt gibi
geliyorum eve. Dermansızım.
Üstüne üstlük yarım saatlik bir
şekerleme ilaç gibi gelebilir pekâlâ.
Beni affet tüm anlatamadıklarım
ve sormadık­larım için!

"Bir arıza..." diyor yavaşça.
"Küçük bir arıza var bu evin içinde
ve ben sürekli damlatan şu boruya
hâlâ bozuk bir musluk bulmaya
çalışıyorum! Zaman çoktan durmuş
ve saatleri bir bir elden geçirmenin
telaşına düşmüşüm. Tüm ışıklar
yanıyor ama içim kapkaranlık..."

Büyük, enli kanepenin üstündeki
adam bir yanından öbür yanına dönüyor.
Hemen arkasındaki küçük sehpanın
üstündeki sigara paketine uzanıyor.

"Katılıyorum sana," diyor.
"Bir arıza var elbette ve bu durum
belki de bizim birlikteliğimizin
tek güvencesi.
Sahi, öylece
bı­rakmaya ne dersin?"

(Aynı Düşün İçinde, s.39-40)

Ahmet Yıldız : Evet, oldukça etkileyiciydi, gerçekten de bir yazar olmak, daha doğrusu bir sanatçı olmak çok önemli bir şey. Bir insanın ulaşabileceği, bence, en büyük yerlerden biri. İnanı insan yapan en önemli yerlerden biri diye düşünüyorum. Çok değerli yazar Ahmet Önel, öykücülüğünüzden, öykü yazarlığınızdan bahsetmek istiyorum. Bu öykücülük lafını pek sevmiyorum da, işte kerestecilik falan gibi geliyor bana. İlk kez kullandım burada. Öykü yazmak, roman yazmak sizin bir tutkunuz, biliyorum, yaşam biçiminiz, dediğimiz gibi az önce, vali olabilirdiniz, işte üst düzeyde büyük bir bürokrat olabilirdiniz ama, yazar olmayı seçtiniz, sizin gibi bir çok Türk yazarı da var bu işleri yapan. Öykülerinizde daha çok, şimdi de izledik, ikili insan ilişkilerindeki o gizli kapaklı kalmış yönleri eşelemeyi çok seviyorsunuz. Sanki yaşamın, zamanın akıp geçtiği o iki kişiyi anımsatmak istiyorsunuz, sürekli öykülerinizde bu zamanla mücadele var gibi geliyor bana.
Ahmet Önel : Evet, zaman çok önemli bir kavram benim için, zaman konusuna ciddi bir şekilde yoğunlaştığımı düşünüyorum. Zaman içerisindeki insan ilişkileri de elbette bir sorun olarak karşıma çıkıyor. En azından kendi kurduğum ilişkiler düzleminde insanları anlamak, onlarla empati kurmak, bana ne şekilde bir davranışın dönebileceğini hissedebilmek bir şekilde, bir yerden sonra bir yazıya, bir öyküye konu olabiliyor. Aslında yine tiyatroya minicik bir dönüş yapayım, son dönemde çalıştığım oyunlarda da yine insan ilişkilerini irdelemeye çalıştım açıkçası. Çünkü öylesine bir otomasyon içerisindeki hayatın içinde yer alıyoruz ki, her şey bizim de belki irademizin ötesinde hızla akıp geçmekte. Zamanın hiçbir aşamasına bir şeklide müdahale şansımız neredeyse yok gibi. Bu bir örneklik, bu tekdüzelik, bu giderek monotonlaşan hayata bir şekilde insanın kendi iradesiyle, kendi öznel seçimleriyle müdahale edebileceğini düşünüyorum. Bu müdahale de aslında, en yakınlarımızla kurduğumuz diyalogda, ilişki biçiminde ortaya çıkıyor, eskilerin deyimiyle tezahür ediyor diyelim. Ona müdahale edebilmek aslında, bahçemizdeki iki çiçeği sulamak gibi, hayatı da güzelleştirmeye hizmet eden bir durum, bir sorunsal. Mutlaka daha müdahaleci olmak durumundayız ilişkilerimizde, bu yüzden hani biraz gizli kapaklıymış gibi görünen birbirini tam olarak ifade edemeyen ilişkilerin sanki kazınması gerekiyor, altındaki gizin çözülmesi gerekiyormuş gibi hissediyorum, yani, bir insanla kolay kolay küs kalamam, hemen onu çözmek isterim. Çünkü hayat bir şekilde akmaktadır, onu dondurmaya, sabitlemeye, bir anda yani cansız kılmaya hakkımız yok. O yüzden ilişkileri hep severim, sen de öykücüsün, bilirsin, gördüğümüz ilişkilerde, gördüğümüz hayat fotoğrafındaki arka planı, arkadaki gerçeği görmek çabamız her zaman olmuştur. Aslında bütün bunlar, bir öykü için de olağanüstü güzel malzemelerdir. Yani o küçücük hayatlarda aslında çok büyük fırtınaların yaşanmakta olduğunu hissetmek, bizi aslında yazıyla, dille buluşturan bir köprüye, bir kapıya da olanak sağlıyor. Tabi ki sözü buraya getirince bir öykü ya da tiyatro metni olsun, az önce sevgili Hülya da söyledi, hepsinin öncelikle bir dil işçiliği olduğunu da hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekiyor.
Ahmet Yıldız : Zaten sizin tümcelerinizde, bu tümceyi de burada keseyim ben de, bir şey daha söyleyeceğim..
Ahmet Önel : Tabii, tabii.
Ahmet Yıldız : Türk edebiyatında yedi – sekiz yıl önce, ya da on yıl diyelim, on yıl öncesine kadar şiirin bir egemenliği vardı, bir iktidarı vardı aslında.
Ahmet Önel : Evet.
Ahmet Yıldız : Yani bütün dergiler şiir yayınlardı, hatta öykü türü unutulmuştu bir biçimde ikinci sınıf, yani şu anda deneme gibi. Ne kadar yeri var edebiyatımızda, aynen öykünün de öyle bir yeri vardı. Sanki şiir, şairlerin, tırnak içerisinde, fazla şamata koparmaları, birbirleriyle ilişkilerinde, edebiyat bürokrasisi içerisinde kurmuş oldukları iktidar belki buna neden oluyordu, yani şiir çok daha fazla ses çıkarabiliyordu, şiir tartışmaları, toplumdaki etkisi, edebiyatın kendi içersinde, dolaşımdaki etkisi daha fazlaydı. Fakat daha sonra öykü patladı, diye bir konu geldi. Yalnız Mitos Boyut’tan Yılmaz Bey’e ulaşabildik. Onunla bir..
Ahmet Önel : Gördüğün gibi tiyatro devam ediyor.
Ahmet Yıldız : Tiyatro devam ediyor programımızda, kurtulamıyoruz. Aloo…
Yılmaz Öğüt : Aloo…
Ahmet Yıldız : Yılmaz Bey Merhaba.
Yılmaz Öğüt : Merhabalar efendim.
Ahmet Yıldız : Efendim Ahmet Önel’le tiyatro yazıcılığını, tiyatronun edebiyatın içerisinde olup olmadığını, ne derece kabul gördüğünü konuşuyoruz. Değerli hocamız Prof. Dr. Hülya Nutku’yla da bağlantı kurduk, Hülya Hanım pek edebiyatın içersinde görmek istemiyor tiyatroyu, ama kendisi tabi sahne sanatlarında bir hocamız, doğal olarak kendisinin bildiği, değer verdiği başka konular var. Siz bu konuda ne diyorsunuz? Belki de beş yüze yakın oyun yayınladınız, bu kitapları yayınlamak, yalnızca bu oyunlar oynanıyor anlamında yayınlamıyorsunuz. Bunları demek ki bir metin olarak, bir edebiyat metni olarak insanlar okuyor. Böyle mi düşünüyorsunuz?
Yılmaz Öğüt : Şimdi bizim yayınlarımızın kitap sayısı 480.
Ahmet Yıldız : Yanılmamışım.
Yılmaz Öğüt : 480 kitabın içinde 900’e yakın oyun var. Biz bu yayınları tabii, evvela sahnelensin diye yayınlıyoruz. Ama bu kadar oyunun sahnelenmesi tabi mümkün değil. Tiyatro edebiyatı da edebiyatın bir kolu bence ve okunabiliyor da. Dünyada da böyle, bizde pek alışkanlık yok, tiyatro kitabının okunması, ama dünyada tiyatro kitabı okunuyor. Hatta tiyatroya gitmezden evvel okuyor insanlar, ondan sonra tiyatroya gidiyorlar.
Ahmet Yıldız : Evet, pekiyi, Mitos Boyut Yayınları’nı bugüne kadar sürdürdünüz yıllardır. Ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Özellikle yerli oyun yazarlığı konusunda ne söyleyebilirsiniz? Bir ödülünüz de var sanırım, onu da duyurmak istiyorum.
Yılmaz Öğüt : Evet, sağ olun. Şimdi, ‘yerli oyun yazarlığı yok’ deniyor, biz bunun tam karşısında duruyoruz ve bunu da her zaman yaptıklarımızla kanıtladığımızı sanıyorum. Şimdi ilk defa biz de yayınlanan, aşağı yukarı, 50’nin üzerinde yazar var. Yani bunlar yeni, yarışmayı kazanların dışında. Bunları seçtik, yayınladık bunların oyunlarını. Bunların aşağı yukarı yarısı, 20 – 25 yazarımızın Devlet Tiyatrosu’nda, Şehir Tiyatroları’nda, özel büyük tiyatrolarda oyunları oynandı, oynanıyor. Yani biz, yeni yazar yetişmesine kapı açıyoruz, ön ayak oluyoruz diye düşünüyoruz ve bundan da çok memnunuz.
Ahmet Yıldız : Evet, çok güzel.
Yılmaz Öğüt : Ayrıca işte bu yeni yazar yetişmesi için, veya ortaya çıkması için, toplumla tanışması için, yeni yazarların, yarışma açtık, bu sene beşinci senesi olacak, ve her sene üç yarışmacıyı, üç oyunu öne çıkarıyoruz. Bu ama günümüzde yeterli gelmiyor, dört – beş tane oyun seçiliyor ve bunları biz yayınlıyoruz.
Ahmet Yıldız : Evet.
Yılmaz Öğüt : Hem çocuklara kitap hediye ediyoruz, para da veriyoruz. Efendim sağ olun.
Ahmet Yıldız : Bir başka programda görüşürüz inşallah daha ayrıntılı. İyi günler.
Yılmaz Öğüt : İyi günler.
Ahmet Yıldız : Değerli Ahmet Önel, biz yine öyküye dönelim.
Ahmet Önel : Tamam.
Ahmet Yıldız : Öykü patlamasından söz ediyorduk. Patladı dediler birden öykü, aslında yayınevleri birden öykü türüne yöneldiler, şimdi de şiiri, şiir kitaplarını yayınlamak çok zor, ama öykü kitaplarını kargacık burgacık tümcelerle de olsa, gerçekten çok kötü, hiçbir denetimden geçmeyen kitaplarla karşı karşıya kaldık. Patladı dendi, patladı cürufun altında mı kaldık? Yoksa bir maden var mıydı içerisinde? Bir maden bulabildiniz mi?
Ahmet Önel : Bilemiyorum..
Ahmet Yıldız : Biz kalmadık onun altında, siz kalmayanlardansınız.
Ahmet Önel : Yani buna bir okur olarak bu anlamda bir değerlendirme şansımız olabilir, çünkü eninde sonunda biz yazar olduğumuz kadar da ciddi bir okur olduğumuzu düşünüyorum. Tabi ki, belki normal, yani sokaktaki okurdan biraz daha antenlerimiz açık, daha bir dikkatle izliyoruz ve iyi şey de zaten kalıyor. Yani dediğin gibi, çok miktarda belki öykü kitabı yayınlanmaya başladı, ama onu belki biraz da zamana tabi tutmak lazım. İyi şey eninde sonunda dönüp sizi bulma durumu var. Belki hani çok şeyler olacaktır bu konudaki fikirlerimiz, ama, günümüzde hani okunmasından ziyade, herkesin çünkü anlatacak bir şeyleri var, yazıldığını düşünüyorum ben de. Ama sonuç olarak, az önce hani tiyatro metinlerinde de söz ettiğim gibi, yani dil işçiliği olduğunu gözden ırak tutmamak gerekiyor, öykü ya da roman yazarı olmanın. Bu hevesi her şeye rağmen çok iyimser değerlendirmekte yarar var, yani ben inanıyorum ki, bu senin patlama olarak söz ettiğin bu edebi hadiseden de pek çok kıymetli genç yazar arkadaş yarınlara mutlaka kalacaktır, ki keza öyle de oluyor. Bu yüzden bu çok önemli bir tehlike elbette değil. Neden olsun ki? İnsanların sevdalandığı şey ‘yazma’ya olsun yeter ki. Bunun çok güzel bir öğe olduğunu da düşünüyorum. Yazınsal tür olarak edebiyatın daha iyi yerlere taşınması için bu gibi denemelere her zaman kapı aralamanın da kaçınılmaz olduğu fikrindeyim.
Ahmet Yıldız : Sevgili Ahmet Önel, Foça’da yaşıyorsunuz, oradaki arkadaşlarınız kimler? Edebiyat biraz Ege Bölgesi’ne yığılmaya başladı son dönemlerde.
Ahmet Önel : Belki, yani…
Ahmet Yıldız : Kimler var merak ettim ben.
Ahmet Önel : Aslında yazar olmanın da ötesinde, insan, biraz bir yerden sonra tefekkür kelimesindeki o olayla buluşabilmek için, biraz kıyıya adım atma telaşı ve ihtiyacı duyuyor. Ben belki onu yapabilmiş işte ender şanslılardan bir tanesiyim, Ankara’dan Foça’ya gitmek böyle bir süreç. Ama orada tabiî ki, yazı yazmayı, işte okumayı filan sürdürüyorum, yani oldukça yoğun bir zaman kullanımım var. Orada tabi ki edebiyatçı dostlarım da var, onlardan biri sevgili Tarık Dursun Kakınç. İzliyorsa onu çok da sevgiyle, hürmetle anmış olayım, onun dışında şair Süreyya Berfe yakın zamana kadar yine bizim köydeydi diyeyim, ama Urla’ya şimdi taşındı, onun dışında belki şu anda adını tam hatırlayamadığım edebiyatçı dostlarımız var, ressam arkadaşlarımız var, çamurla uğraşan dostlarımız var. Bütün bunlar yani kıyı kasabasının insanı sanatla buluşturan o yani yumuşaklığına, o ılımanlığına ait olan bir öğeymiş gibi gelir bana. Hırçınlığınızı atıp, sanatın o duyarlı dingin sularında eğer kulaç atmak istiyorsanız ve tabii buna bir de olanak bulabiliyorsanız, ki tabi çok kolay bir şey değil elbette.
Ahmet Yıldız : Evet.
Ahmet Önel : Bütün dostlara da önerebileceğim bir yaşam tarzıdır bu.
Ahmet Yıldız : Sevgili Ahmet Önel son beş dakikaya giriyoruz.
Ahmet Önel : Öyle mi?
Ahmet Yıldız : Yani bizi de kıskandırdınız, Ankara’dan şimdi Foça’ya, sormaz olsaydım bu soruyu diye düşünüyorum.
Ahmet Önel : Öykücülükten söz ettik, istersen biraz son dönemdeki çalışmalarımdan kısaca bahsetmek isterim.
Ahmet Yıldız : Tabii, çok sevinirim.
Ahmet Önel : Yani edebiyatta romanla yazıyla…
Ahmet Yıldız : Şimdi dergilerde yazılar yazıyorsunuz ve sanırım Varlık Dergisi’nde ‘Benim Klasiklerim’ diye bir dizi yayınlıyorsunuz. Biraz bundan söz edebilir misiniz?
Ahmet Önel : Tabii elbette söz edelim.
Ahmet Yıldız : Burdan bir metin de okuyabilirseniz sevinirim.
Ahmet Önel : Tabii, elbette kısa bir şey okumak isterim. Şöyle bir şey, edebiyat bir süreçtir, yani sizin tarihinizde de bir oluşum, bir yolculuk yapar. Benim klasik öykü anlayışım, belki son zamanlarda biraz daha farklı bir pencereden hayata bakmaya başlamam ve biraz da Hegel’den başlayarak bugüne, felsefeyi de tekrar okumaya çalışmamın getirdiği bir birikimle biraz daha deneysel metinlerle öyküyü, hatta şiiri buluşturmaya yönelik çalışmalara başladım diyeyim.
Ahmet Yıldız : Bekliyoruz.
Ahmet Önel : Bunları da işte daha çok ‘Benim Klasiklerim’ başlığıyla, aslında bu bana bir Calvino’nun yazdığı, ünlü İtalo Calvino var, İtalyan yazar.
Ahmet Yıldız : Evet. Kitap-lık Dergisi kapak yapmıştı.
Ahmet Önel : Evet. Kitap-lık kapak yapmış. Onun ‘Klasikleri Neden Okumalı’ diye bir kitabı vardı, o kitap benim kafamı oldukça karıştırdı.
Ahmet Yıldız : ‘Klasikleri Neden Okumalı’..
Ahmet Önel : Evet, orada son tahlilde benim daha öncelerden okumuş olduğum klasiklerin bende bıraktığı iz düşümden yola çıkarak bağımsız kısa metinler yazmayı seçtim.Bunu oldukça farklı bir edebiyat tarzı, türü olduğunu düşünüyorum. Bu bana özgü bir geliştirme, bir buluş olarak da bakılabilir, ama ben herkesin bu anlamda yani, gördüğü filmlerden, gördüğü tiyatro oyunlarından, tiyatroya yine bir merhaba diyeyim, ya da işte herhangi resimden yola çıkarak, örneğin, ne bileyim işte, Van Gogh’un sizdeki iz düşümlerinden hareket ederek, sekiz – on tane, ya da daha fazla metinler üretmeniz de mümkündür diye düşünüyorum. Bütün mesele, sizde iz bırakabilecek bir öğeyi, bir yapıtı sizin tarafınızdan bozup bir kez daha, ki sanatın da öznel tarifinde bu vardır, ortaya çıkarabilmek, yeniden yapabilmekle ilgili bir sürece..
Ahmet Yıldız : Robinson Crusoe’yle ilgili küçük bir parça okuyun o zaman. Bozduğunuz yer mi? Burası mıdır?
Ahmet Önel : Pekiyi. Robinson Crusoe’yu okuyayım o zaman, benim klasiklerimden bir tanesidir ve belki de en kısası, o yüzden burada okuyabilirim. Yazının, evet, gözlüğümü almamışım, o yüzden biraz zor oluyor, yazının ilk ve yalın halinde bir yalnız bırakılmışlık vardır. Son nokta ise tek başınalığın soğukkanlı bir kabulü olmalı. Gemi batar, iskeleler yanar, insanın yeni bir cümle ile buluştuğu o kayıp adadaki sessiz isyanına kim kulak verebilir peki? Cumaya gidiyorum, ihtimal dönmeyeceğim.
Ahmet Yıldız : Dönersiniz hocam.
Ahmet Önel : Kötü okudum.
Ahmet Yıldız : Değerli Ahmet Önel çok teşekkür ediyorum. Halk Kütüphanesi bölümümüz var, şimdi onu izleyeceğiz.
Ahmet Önel : Evet, ben de teşekkür ederim konuk ettiğiniz için; keyifle izleyelim.